|
İstanbul Film Festivali’nden ödüllü Tehlikeli Oyun’dan açılış filmi Karamel’e, festivalden seçmeler gösterime giriyor Psikoloji deneyleri konusunda ilginç bir iş bölümü var. Deneylerin asıllarını Amerikalılar yapıyor, filme çeken de Almanlar oluyor. Meşhur Stanford deneyinin filmi Das Experiment’ten sonra yine bir Alman filmi Tehlikeli Oyun (Die Welle), yaşanmış bir olayı konu ediniyor.
Tehlikeli Oyun’daki olay 1967’de bir Amerikan lisesinde, Ron Jones adlı öğretmenin başına gelenlerden bugünün Almanya’sına uyarlanmış. “Otokrasi” konusunu işlemek isteyen genç öğretmen, sınıftaki öğrencilerle bir deney yapmaya kalkıyor. “Bana Rainer değil Bay Wagner deyin”, “Ayağa kalkın”, “Selam verin”le (Tanıdık mı geldi yoksa?) başlayan disiplin sürecinin, ortak bir selamı, adı (“Dalga”), logosu olan bir grubu doğurması birkaç gün bile sürmüyor. İşte buradan sonra, olaylar öğretmenin kontrolünden de çıkıyor. Birbirine daha sıkı bağlanan gençler, Dalga’dan olmayanları aralarına almamaya, aşağılamaya, dövmeye başlıyor. Sonuna dair bir ipucu vermeden şu kadarını söyleyebiliriz: Deney pazartesi başlıyor, cumartesi olduğunda okula artık polis müdahalesinin vaktinin geldiğini görüyoruz... Başlarda “Naziler gibi bir yönetim artık mümkün mü?”, “İnsanlar göz göre göre nasıl faşist olur?”, “Muhalefeti bugün de dünkü gibi ezebilirler mi” gibi soruların ortaya atılması, filmi başka bir gözle izlememizi de sağlıyor. Her halükarda ilginç, dikkate alınması gereken bir deney olduğunu teslim etmek gerek. Gerçek bir olaydan esinlenmiş olması, olayın kahramanı Ron Jones’un da filmin hazırlığına katıldığı düşünüldüğünde, elbette filmi çok ilginç kılıyor. Aslına bakılırsa, başka da dikkate değer bir başarıdan söz etmek pek mümkün değil. Senaryonun, oyunculuğun, görüntü yönetiminin bir kusuru olmamakla birlikte, filmin seyir zevkini artıran unsurlar olduğunu söylemek güç. Dahası, asıl sorun, deney üzerinden yapılmaya çalışılan faşizm tahlilleriyle ilgili. Faşizm dediğiniz naneyi, içinde bulunduğu toplumsal koşullardan, dönemin egemen sınıflarının ihtiyaçlarından, sömürü mekanizmasından soyutlayıp tartışmaya kalktığınız zaman, elinizde meşhur “insan doğası”ndan başka bir dayanak kalmıyor. Buradan varılabilecek tek sonuç da, olsa olsa faşizmin mümkünlüğü, insanın üstünlük kompleksine, işkenceye vs. yatkınlığı olabilir. Tabii doğruluk payı vardır, faşizm de, bir ürünü olduğu kapitalizm de, panzehiri sosyalizm de insandan başka canlının elinden gelecek şeyler değil. Ama bu faşizmin, insanın olduğu her yerde, her zamanda, her koşulda, ilk fırsatını bulduğunda ortaya çıkacağı demek değildir ki! Hitler faşizminin doğum yeri Almanya’nın, tarihi hatırlama, zaman zaman “titreyip kendine dönmeme” çabalarını sinemada da sürdürmesi anlamlı. Birçok soru ortaya atan, tartışılmayı hak eden film Tehlikeli Oyun da seyircisini bekliyor. İstanbul Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü almıştı. Tehlikeli Oyun Orijinal adı: Die Welle Yönetmen: Dennis Gansel Oyuncular: Jürgen Vogel, Frederick Lau, Max Riemelt Kung Fu’da büyük buluşma! Uzakdoğu dövüş filmi meraklılarının beklediği film Yasak Krallık, nihayet seyircisine kavuşuyor. Bir kere filmin en önemli yanı, Kung Fu sinemasının iki büyük ustası Jackie Chan ile Jet Li’yi bir araya getirmesi. Aslında Yasak Krallık’ı karakterize eden de bu “bir araya getirme” hali. Çünkü, başka birçok unsur yine Yasak Krallık’ta buluşuyor. Biraz Karate Kid, biraz Bruce Lee, biraz Çin mitolojisi derken Uzakdoğu dövüş filmlerinde gördüğümüz ne varsa, hepsinden biraz konmuş, izleyiciyi öyle ya da böyle yakalamayı kafasına koymuş bir film. Filmin hikayesi özetle şöyle: Amerikalı genç, bir asa ile birlikte eski Çin’e gidiyor. Burada krallığın, Maymun Kral tarafından yeniden ele geçirilmesindeki görevini yerine getiriyor. Ona yardımcı olan çeşitli karakterler, karşısına çıkan kötü adamlar, aralarındaki çatışma, espriler, beceriksizlikler, keyifle izlenecek bir dövüş filminin bildiğimiz unsurlarını oluşturuyor. Jackie Chan ile Jet Li’yi aynı filmde izleme şansı dışında bir güzellik daha var. Kahraman benzeri renkli dövüş sahneleriyle, Matrix usulü hareketli kameralar, Yasak Krallık’ta bolca kullanılmış. Kung Fu sahnelerinin görüntüsü uğruna izlenecek bir film böylece ortaya çıkmış... Yasak Krallık, Orijinal adı: The Forbidden Kingdom Yönetmen: Rob Minkoff Oyuncular: Jet Li, Jackie Chan, Michael Angarano, Yifei Liu Savaşa giden Rus teyze Festivalin en çok beklenen filmlerinden biri olan Sokurov’un Aleksandra’sı da bu hafta gösterime giren filmlerden. İçinde savaş geçen dramatik öykülere odaklanan bir yönetmen olan Sokurov, Aleksandra’da da bildiği yoldan şaşmamış. Rus sinemasının dünyaya hediyesi olan Tarkovsky’nin öğrencileri ekolünden gelen Sokurov, bu kez Rus-Çeçen savaşını fon olarak kullanıyor. Filme adını veren kahramanı Alexandra, Rusya’dan torununu görmeye Çeçenistan’daki askeri üsse gelen yaşlı bir kadın. Savaş halindeki genç askerlerin durumu, yerli halkın yaşamı, Rus ordusunun varlığından duydukları rahatsızlık, özellikle de kadınların savaş koşullarındaki psikolojisi üzerine bir hikaye Aleksandra. Çocuk yaştaki askerlerin takdirini kısa sürede kazanan yaşlı teyze, bir de Çeçen kadınla arkadaş olur. Bu arkadaşlığın kilit cümlesi de, savaşa dair anlamlı bir itiraz, kardeşçe yaşamaya bir özlemi anlatıyor: “Erkekler düşman olabilir ama biz kardeşiz.” Az sözle çok şey anlatan cinsten bir savaş filmi, Aleksandra. Orijinal adı: Aleksandra Yönetmen: Aleksandır Sokurov Oyuncular: Galina Vişnevskaya, Vasili Şevtsov, Raisa Giçayeva Tayvan’dan Paris’e bir balon Çin doğumlu Tayvanlı yönetmen Hou Hsiao Hsien’in Batı’da çektiği ilk filmi, Paris sokaklarında bir balonun izinden gidiyor. Albert Lamorisse’nin 1956 yılında çektiği kısa film Kırmızı Balon’a selam göndererek başlayan film, üç kişinin, küçük bir erkek çocuğun, Çinli sinema öğrencisi bakıcısının ve kukla tiyatrosunda çalışan, çocuğunu tek başına yetiştirmeye çalışan annesinin öyküsünü anlatıyor. Kırmızı Balonun Yolculuğu’nu ilginç kılan, Doğu sinemasının kamerayı sokaklarda gezdirmeye dayalı, şehir görüntülerine, insan yüzlerine odaklanan yarı belgesel havasının Paris sokaklarına taşınmış olması. Aslında yönetmen, Çin’in, Tayvan’ın sokaklarında yetişmiş, buralardaki yaşam üzerine yaptığı filmlerle dikkat çekmiş biri. Bu yüzden, yaptığı pek bir Paris filmi olmuş denemez. Çinli bir bakıcı ve kukla tiyatrosunda çalışan annenin Çin kültürüne ilgisi de, zaten filmi, yönetmenin “bildiği alana” çeken unsurlar. Filmin en önemli ögesi kesinlikle, anneyi canlandıran Fransız oyuncu Juliet Binoche. Bir yandan duygusal sorunlarla boğuşan, dalgın, dağınık, oğluyla ilgilenmeye çalışan ama onu anlamaktan biraz uzak, tiyatroda kuklaları seslendiren çok başarılı bir karakter ortaya çıkarmış. Orijinal adı: Le Voyage du Ballon Rouge Yönetmen: Hou Hsiao-Hsien Oyuncular: Juliette Binoche, Simon Iteanu, Hippolyte Girardot, Fang Song Cesur bir film: Münferit Haftanın yerli filmi, tiyatro kökenli sinema yönetmeni Dersu Yavuz Altun’un ilk filmi, Münferit. Bir polisiye gerilim olarak tasarlanan Münferit’te politik göndermelerle bir yandan ülke gündemi sorgulanıyor. Konu, aslında özellikle bolca Amerikan filminden tanıdık gelebilir. Küçük, sakin bir kasaba, denizin altından art arda cesetler çıkmasıyla bir anda karışır. Ankara’dan kasabaya gitmekle görevlendirilen komiser olayı araştırdıkça, işin altından karışık ilişkiler çıkar. Hikayesi çok güçlü, anlatmaya çalıştığı şeyler çok derin bir film Münferit. En başta bunu belirtmek gerek. Aslında bu tür filmlerin en çok düştüğü hatalara düşmemiş; filmde müsamere tipi oyunculuğa, diyaloglara, yanlışlarla dolu kurguya, çiğliğe rastlamıyoruz. Ama özellikle karakterlerin kuruluşu klişe olmaktan kurtulamamış. Sorgucu komiser, sorgulanan öğretmen, alkolik koca, sapık şantajcı, Amerikan filmlerinden tanıdığımız ifadelerle konuşup aynı mimiklerle anlaşıyor gibi görünüyorlar. Tecavüz ve mastürbasyon sahnelerindeki sertliğin alışılmadık olduğu kesin, hikaye için ne kadar gerekli olduğu da tartışılır. Münferit her şeyden önce, sinemamızda pek tercih edilmeyen bir türe el atmaya çalışan bir film. Belki, birtakım sırlar saklayan kasabalıların hikayeleri sinemada, televizyonda çok işlenir. Ama bu filmin en dikkat çeken yanı şu: Bu ilişkilerdeki çürümüşlüğü “münferit” hatırlatmasında olduğu gibi telefon dinleme, karanlık birtakım yetkililer, derin ilişkiler, yani düpedüz derin devletle paralel anlatıyor. Oldukça anlamlı. Yönetmen: Dersu Yavuz Altun Oyuncular: Ali Erkazan, İdil Fırat, Mahir İpek, Serhat Nalbantoğlu Karamel Lübnan sinemasından bir örnek izlemek yeterince önemli bir şans. Üstelik Karamel, dünyada epey dikkat çeken bir kadın filmi oldu. Beyrut’ta 5 kadın düzenli olarak bir güzellik salonunda buluşurlar. Bu güzellik salonu birkaç neslin bir araya gelip dertleştiği ve birbirleri ile sırlarını paylaştığı, şehrin en renkli mekanıdır. Kuaför dükkanı, bu birbirinden çekici ve güzel kadınların annelik, aşk ve seks hakkındaki konuşmaları ve bitmek bilmeyen güzelleşme çabaları ile şehrin en eğlenceli yeridir. Orijinal adı: Sukkar Banat Yönetmen: Nadine Labaki Oyuncular: Ismail Antar, Gisele Aouad
|