• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default color
  • green color
  • red color
Member Area

Haber Uyurgezer

Friday
Aug 22nd
Home
Berlusconi'yle Demokrasi Olmaz PDF Print E-mail
Written by hawkeye   
Saturday, 19 April 2008 02:32

Kabul etmeliyiz ki, karşımızda hünerli biri var. İtalya'yı Batı Avrupa'nın en yavaş büyüyen ekonomisi haline getiren beş yıllık hükümetinin yıkılmasının üzerinden iki sene bile geçmeden, 71 yaşındaki Silvio Berlusconi'nin genel seçimlerde zafer elde etmesi ve üçüncü kez başbakanlık koltuğuna oturması epey etkileyici. Bu durum onun esnekliğinin olduğu kadar, şaka ve tahriklerle dolu bir kampanyanın da kanıtı. Fakat Berlusconi'nin zaferi demokrasiyi önemseyen herkes için epey sorunlu bir durum da arz ediyor.
Zira, şüphe götürmez kişisel çekiciliğine ek olarak, Berlusconi bazı mühim avantajlara da sahipti. İtalya'nın açık ara en zengin adamı; özel televizyonculuktaki neredeyse tekel konumundan, devasa yayıncılık imparatorluğundan ve diğer pek çok avantajdan faydalanıyor. Medyaya bir parti lideri tarafından böylesine hükmedilmesi, Batı Avrupa'daki başka herhangi bir ülkede demokrasinin kabul edilemez ihlali olarak değerlendirilirdi. Aslında İtalya AB'ye aday bir ülke olsa, gücün bu biçimde bir yerde toplanması engel yaratırdı. Ancak İtalya 1957'deki kurucu AB üyelerinden biri olduğundan, ne diğer Avrupalı hükümetler ne de Avrupa Komisyonu bu konuyu gündeme getirmeye cesaret edebildi.

Rai muhabirlerini korkuttu bile

Zayıf La7 ve kendisiyle işbirliği yapan sağcı Sky Italia'yı saymazsak, tüm özel televizyon kanallarının mülkiyetine sahip olmak muhalefetteki bir aday olarak Berlusconi'nin işine inanılmaz derecede yaradı. Hükümetteyken Berlusconi'nin avantajları daha da artıyor, zira daha önce yaptığı ve daha sonra da yapacağı gibi, İtalya'nın kamu yayıncılık kurumu Rai'ye siyasi müdahalelerde bulunma geleneğini istismar edecek. Hükümetinin genel olarak başarısız değerlendirilmesine rağmen, 2006'daki seçimleri böylesine az bir farkla kaybetmesinin ardındaki önemli bir neden, Berlusconi'nin esasen tüm televizyon haberlerini denetlemesi. Kampanya dönemi boyunca Rai'deki işini kaybetmek istemeyen tüm siyaset muhabirlerinin ve yorumcuların zihninde bu tür korkular eksik olmamış olsa gerek.

Bu noktada benimle Berlusconi arasında bir hikâye yaşandığını açıklamalıyım. 2001'de The Economist dergisinin editörü olduğum ve İtalya'nın yeni bir seçime hazırlandığı dönemde, Berlusconi'nin mali kaynakları ve hukuki sorunları hakkında uzun bir araştırma gerçekleştirdik. Bu araştırmaya dayanarak, ayrıca medya patronu olmasının çıkar çatışması yarattığının da farkında olarak, 'İtalya'yı yönetmeye uygun değil' diye onu dergiye kapak yaptık. Bu yüzden İtalya'nın yarısı The Economist'i yererken, diğer yarısı göklere çıkardı. Berlusconi'yse bizleri 'komünist' diye damgalayıp, benim Lenin'e benzerliğime dikkat çekti ve hâlâ sürüp giden iki davadan ilkini açtı.
Bunun getirdiği şöhret epey eğlenceliydi. Ancak ardında bazı önemli konular da bulunmakta. Berlusconi'nin avukatları İtalyan medyasında yeterli derecede rekabet bulunduğunu ve bu yüzden onun televizyon kanallarına sahip olmasını önem taşımadığını belirtti. Bu pek tabii ki, televizyonun yazılı medyadan çok daha güçlü olması nedeniyle önem taşır. Fakat Berlusconi bunun yanında İtalyan gazetecileri davalar, himaye ve tehditlerden oluşan bir karışımla sindirmekte.

Dahası, avukatları Berlusconi'nin herhangi bir suçlamadan asla hüküm giymediğini öne sürdü. Bu alenen yanlış, zira hüküm giymekten ancak 2001-2006 arasındaki kendi hükümeti zaman aşımını kısalttığı ve hakkında suçlama getirilen muhasebe usulsüzlüğünü suç kapsamından çıkardığı için kurtuldu. Tek bir adamın medyayı yönetmesine ve büyük sermayeyle hükümetin çıkarlarının iç içe geçmesine izin verildiğinde nelerin olduğunu anlaşılması için, Berlusconi hepimize ders olmalı.

AB liderleri direnmeli

Peki şimdi ne olacak? Berlusconi pek çok uzmanın umduğundan daha kesin bir zafer elde etti ve seçimin diğer önemli galibiyle, göçmen karşıtı olup bölgesel haklar peşinde koşan Kuzey Ligi'yle koalisyona giderek hükümet edecek. Hükümetinin zayıf merkez-sol selefinden daha uzun süre ayakta kalması beklenebilir. İtalyan parlamentosunda temsil edilen partiler bu seçimle epey azaldı ki, bu da kesinlikle iyi bir şey. Ancak 1946'dan beri ilk kez komünist veya sosyalist bir temsilin bulunmaması, yeni hükümet programına karşı parlamento dışı muhalefetin patlak vermesi tehlikesi yaratıyor.

İtalya'nın hükümete karşı anayasal biçimde dengeyi sağlayacak mahkemeleri ve cumhurbaşkanı bulunuyor ve bu yüzden hâlâ itidal umudu var, her ne kadar Berlusconi kampanya döneminde tehditkâr biçimde tüm savcı ve yargıçların akıl sağlığı testinden geçmesi gerektiğini önermiş olsa da. En azından kampanya döneminde iflasın eşiğindeki Alitalia'nın Air France-KLM'ye satışını engelleme sözü vermesine bakarak, hükümetinin serbest pazarcı olmaktan ziyade 'korporatist' olması da muhtemel. Bu müdahale ve başka herhangi bir devlet yardımı Berlusconi'yi Avrupa Komisyonu'yla karşı karşı getirecektir. Vadettiği vergi kesintileri ve harcamalardaki artış nedeniyle İtalya'nın bütçe açığını muhtemelen artacaktır ki, bu da onun diğer AB hükümetleriyle çatışmasına yol açar.

Bu durumda önemli olan AB üyelerinin ona karşı direnmesi. Britanya Başbakanı Gordon Brown ve diğer AB liderleri, sözüm ona idealist Tony Blair'in hiçbir ilkesi olmadığını gösterir biçimde Berlusconi'ye sergilediği utanç verici yağcılığı tekrar etmemeli. İtalya başbakanına herhangi bir AB hükümet başkanına gösterilen diplomatik nezaketle yaklaşmalılar ama bundan daha ötesine gitmemeliler. Brown tatillerini Sardunya'da değil (güneydoğu Britanya'daki) Dorset'te geçirirse daha iyi eder.

BIll Emmott - The Guardian

Last Updated ( Saturday, 19 April 2008 02:35 )